Suskunlar yayın hayatına başladığı vakit hemen herkes en azından böyle bir dizinin varlığında haberdar olmuştur. Kiminin fazlaca ilgisini çekmiştir Suskunlar, kimi içinse “bir duygu sömürüsü” olarak nitelendirilmiştir. Bana sorarsanız, televizyon dizilerinin insanların hayatının merkezine oturmaya başladığı şu yıllarda Suskunlar bir “duygu sömürüsü” izlenimi yaratmamış, aksine bir farkındalık yaratmıştır. En basitinden hayatında belki de hiç Ahmet Kaya dinlememiş, O’na karşı son derece önyargılı yaklaşan insanlara Ahmet Kaya dinletmiştir. Ve bu ülkenin kanayan yaralarından birini, üzerine kapatılan bandajı açarak farkında olmayan büyük bir kesime göstermiştir. Bizim ısrarla üzerini kapatmak için çabaladığımız o yaralar açılmalıdır ki iyileşebilsin.
Bir Ferhat vardır Suskunlar’da… Hepimiz hatırlarız O’nu, Suskunlar’ı izlemeyen bile haberdardır O’ndan. Çünkü tek bir sahne ile içimize işlemiştir. Birçoğumuz bakamayız bile belki o sahneye, ben karşılaştığımda hemen geçerim mesela. İşte yaranın üzerini kapatmak dediğim de tam olarak budur. Geçmemek gerek bazen, bakmak ve görmek gerek. Bizim dayanamayıp görmemek için gözlerimizi sıkı sıkı yumduğumuz o gerçekleri birilerinin yaşadığını bilmek gerek. İşte bu sebeple her ne olursa olsun Suskunlar’ın bir farkındalık yarattığını düşünmüşümdür her zaman. İnsanların sabit fikirleri var, değişmiyor. İnsanlar görmek istemediklerini görmüyorlar, çoğu zaman da kendilerine gösterilene razı oluyorlar. Razı olmak durumunda kalıyorlar. Bu noktada Suskunlar’ın adımı çok cesurdu bana kalırsa. İnsanlara bir şekilde o görünmeyeni, gösterilmeyeni gösterdi. Ferhat’ların var olduğunu gösterdi. Bir meselesi vardı Suskunlar’ın ve bunu geniş kitlelere anlattı.
Bir intikam hikâyesi idi Suskunlar ve hikâyenin beş kahramanı vardı. Ecevit, Bilal, İbo, Zeki ve Ahu… Hepsinin heybesinde taşıdığı acılar aynıydı, Ahu’nun bile. Ecevit –namı diğer Şerif- hapishanede yaşadıklarından sonra herkesi ve her şeyi gerisinde bırakıp terk etmişti. Çalışmış, çabalamıştı. Kendisine yepyeni bir hayat kurmuştu. Ya da o öyle zannediyordu. Ama “hatırlamak unutmaktan daha zor” idi. Ecevit de hatırlamıştı bir kere… Bilal -yani bizim Sarı- büyümüştü hapishanede yaşadıklarından sonra, o tekne kazıntısı değildi artık. Ya da o öyle zannediyordu. Çünkü içindeki çocuk hep muhtaçtı bir şeylere, en çok da sevgiye muhtaçtı. Muhtaç olduğu sevgiyi de Ahu’da arıyordu. Ahu, ekibin “yaralı ceylanı” idi. Küçük yaşta gelmişti Kuyudibi’ne ve evi bilmişti orayı… Her hane ailesi, sokakları evinin koridorlarıydı. Kendi yaralarını bir kenara bırakıp Ecevit’in, Bilal’in, İbo’nun yarasını sarmaya çalışmıştı. Kimse üzülmesin istiyordu. Bilal’in muhtaç olduğu sevgiyi de veriyordu O’na, ama yalnızca bir kişiye âşıktı. Ecevit’e… İbo -bizim leblebici Iska- ekibin en naifiydi. Belki de hala çocuk kalabilen, içinde o masumiyeti barındırabilen tek kişiydi. Çocuklar gibi seviniyor, seviyordu. İnsanları kahkahadan çok gözyaşları bağlar birbirine, acılar bir arada tutar. Bir insan sana yarasını gösteriyorsa, sen o yarayı iyileştirmek istiyorsan o kopmayacak bağı kurdun demektir. Ortak acılar, ortak hüzünler doğurmaz mı zaten ortak sevinçleri? “Çünkü kaybolanlar birbirlerini yara izinden bulur.”
Ve aşk… Aşk nedir, eskir mi aşk? Ömürlük müdür, yoksa anlık mıdır? Değişir elbet… AmaSuskunlar bize ömürlük bir aşkı anlattı. “Bazı aşklar çocukluk değil, ömürlük olur,” cümlesi ile önümüze açtılar Ahu ve Ecevit’in rafta tozlanmış kitabını… Dokunmadan sevmek, uzak durmak zorunda olmak. Kimine göre fazla arabeskti Ahu ve Ecevit, kimine göre fazla sıkıcı… Bana göre inanılmaz bir aşk hikâyesi idi. İçinde imkânsızlık olan aşklar oldum olası daha fazla ilgimi çekmiştir zaten ama Ahu ve Ecevit’in tek metaforu imkânsızlık değildi. Ecevit, Ahu’nun içini görüyordu. Sevgiliden önce dost, âşıktan önce yoldaş olmuşlardı birbirlerine. Güzeldiler kısacası, derindiler, anlamlıydılar. Amma ve lakin bir kusurları vardı; bir türlü kavuşamıyorlardı. Nitekim sonları da hayatları gibi oldu. Onların sonu ta en başından belliydi. Ahu ve Ecevit’i severken Bilal’i de elimizin tersiyle itemedik. Ne zordu sen büyük umutlarla sevdiğine bakarken, O’nun başkasına bakması…
Tüm bunların yanında en orijinal kötü karakterlerden ikisine ev sahipliği yaptı Suskunlar; Takoz İrfan ve Gurur… Her hafta yüreğimiz ağzımızda izledik onları da. Dizinin ikinci sezondaki en büyük handikaplarından biri bu iki karakterin sıradanlaştırılmasıydı sanırım. Takoz İrfan’ın susması, Gurur’un sıradan bir katile dönüşmesi.
Suskunlar’ın eleştirilecek yanı yok muydu? Vardı elbet. Ama önyargı tüm kötülüklerin anasıdır. Her şeye en acımasız tarafından bakmamak gerekir. Artık televizyonun insanların hayatının merkezine girdiği, televizyon dizilerinin birçok şeyden daha fazla ilgi çektiği de su götürmez bir gerçektir. Bu alanda Suskunlar üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirmiş ve bizlere özellikle ilk sezonunda mükemmel bir iş izletmiştir. Üzerinden yıl geçmiş olmasına rağmen de hala hafızalarda aynı tazelikle yerini korumaktadır.