Okuması izlemesinden daha heyecanlı!
logo logo logo logo logo
Bu sitede yer alan yazılardan yazarların kendisi sorumludur.
Referans vermeden kullanmayınız.
ÖZETLİYORUM
Gültepe neden devam etmeliydi?
Sezon: 1 Bölüm: 8

Seyircisiz kalmış tiyatro dekorları gibi, alacağın olsun Gültepe.

Gültepe öyle bir sahneyle açılışını yapmıştı ki yönetmenin yeteneğine mi hayran olalım, İzmir’i kartal gibi üstten gören tepenin kamçıladığı “burası da neresi” sorularımıza mı gem vurmaya çalışalım, yoksa birini okurken diğerini kaçırdığımız duvar yazılarına mı hayıflanalım ilk anda şaşırıvermiştik. Tarih, bir banka kazınmış olduğu gibi 1982’ydi, ve ondan önce ne olduğu malumumuzdu. İlk bölümden sonra dizi hakkında kalem oynatanlar, ucundan kıyısından Tariş Direnişi’ne, Gülümser’in parmaklarından kayan ipliklerin imal edildiği fabrikalara değinmeden geçmemişti. “Ben, İzmir’in üvey evladı” diyen adamın peşine düşmek şu çorak televizyon topraklarında bir vahaya balıklama atlamaktı anlayacağınız. Nereden bilirdik reyting diye diye yere çakılacağımızı.

İyi bir dönem dizisine ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde...

Gültepe bir işçi mahallesi, ve o toprağın zeytini, üzümü, inciri ve pamuğunun üzerine titreyenler en iyi ihtimalle işlerine son verilmekle, en kötüsünde de bu yolda yitip gitmekle Gültepeli olmanın bedelini ödemişlerdi.

Dizi o sulara hiç girmedi, iyi ki girmedi, girme zorunluluğu da yoktu. Hatta “iki kardeşin aşk mücadelesinden ala hikaye mi olur” diye ekrana mıhladığı izleyiciyi bir kenara koyduktan sonra girmek istenmeyen o sularda fırtına koparabilme kabiliyeti en yüksek diziydi elimizdeki. Zaten güzelliği de gazete küpürlerinin döne döne üstümüze geldiği dönem dizisi klişesi değil, her an tarihten tokat yeme ihtimalimizdi. Ben aşk diyorum ama burası Gültepe! Ben iş diyorum ama burası Gültepe! Tüm yolların sonu, dolaşıp kaçamadığımız çarpa çarpa eskittiğimiz, yıkılmaz duvarımız “ama Gültepe”. Velhasıl, mahallenin ve dönemin müstesnalığından dolayı ağızdan dökülen alelade sözcükler bile dizide sadece bir aşk manzumesi olmaktan çıktı, Seyfi’nin körfeze bakıp dediği gibi “isyan” oldu.

Bunun da ötesinde Suna’nın mavi bir rüyadan çıkmışcasına üzerine giydiği elbiseleri, Gülümser’in çekiştire çekiştire eskittiği bluzu, üniversite gençliğinin şimdi bize komik gelen kılıkları yanımıza kar kalacaktı. Dönem dizisi demişken, televizyonda bir Adnan Menderes daha görmeye takatimiz yokken sıradan insanların bir mahallenin kaderiyle bulanmış hayatları böyle harcandı gitti.

Bir seramik meselesi


Tek derdiniz seramik olsun gençler.

Bence son zamanlarda Türkiye dizilerinin gördüğü en sahici aşk mücadelesiydi. Son bölümde arkasına motor takılmış gibi yapılan evlilik tekliflerinin, ilan-ı aşkların ve itirafların ağızda bıraktığı fast food tadı unutun. Onun yerine Meziyet’in hasta yatağından yeni kalkmış Eşref’e, ağır gelmesin diye yağını az koyduğu bir karnıyarık tarifini aşk şiiri niyetine dinleyin mesela. Yıllarca içinde biriktire biriktire eskitemediği, hayalinde sevdiği ve hayalini bile kardeşinin karşı konulmaz alımına teslim ettiği bir aşkın kırıntılarıyla yaşamaya razı Meziyet’in umutsuz çırpınışları dizinin dikenli kolları gibiydi. Suna; evi, sokağı, odayı, hatta mahallenin güneşini bile güzelliğiyle maviye boyamadan önce oralar hep Meziyet’indi. Onunki artık gerçekleşmesi uzak bir hayalin yılgınlığı değil, Eşref’in hasta olma ihtimali, içkili olma ihtimali, ve aklınıza gelen tüm ihtimaller ihtimaline kadar hazır duruşta beklemekti. Bu insanı yorar. Karşı camdan atılan bir bakış, bir söz her ne kadar onu sürekli zinde tutuyor olsa da.

Geçmişin hesabını yeni alevlenen bir aşk yüzünden ebediyen kapatamayacak olan iki kardeşin bu çekişmeden de öte tek taraflı çekişi izlemeye doyulmaz bir ilişkiydi.

Meziyet’in hiçbir zaman Suna kadar kırıtamayacak, gülemeyecek, gönlünce sevemeyecek, tırnaklarını uzatamayacak, topuklu giyemeyecek olması, çünkü hayatı boyunca “kırıtma” kalemine zamanı ve hali olmaması, lüks kavramının içine bir sürmenin de pekala girebileceği, aklında kalbinde “bugün de bordo süreyim” diye bir keyif anının dahi yokluğu ve bu anların Suna’nın uçuş uçuş varlığıyla daha da belirgin bir hal alması bizi bu iki kız kardeşe bağlamıştı. Onlar da gitti.

Sessiz erkekler dile geldi

Böyle de güzel sahneler kaldı yadigar.

Fatih Özgüven’in film eleştirilerinde sıkça karşımıza çıkan Türk melodramlarındaki erkeklerin “derdini diyememe”, “kasma-kastırma” halleri en başlarda Seyfi’de vücut bulmuştu. Bir Nurten vardı, onu “çözmeye çalışan”, doğru yola itekleyen, ağzından iki kelime daha fazla duymak için kapı önünde oyalanan. Dizinin bitme haberleri geldiğinden mi, Nazlı’nın cazibesinden mi, yoksa senaryo aslında da böyle miydi bilinmez, Seyfi “konuşmaya” başladı. Tabi daha ısınma turlarında olduğu için, ikinci cümlenin sonlarında sıkıntılı bir iç çekiş, uzaklara dalma, elini cebine koyup ortamı terk etme gibi refleksleri de vardı. Ama umutluyduk kendisinden. Gülali desen içinden şırıl şırıl sular akan bir duru nehir. İçindekini hiç saklamadı. Annesine olan öfkesini de, babasını olan sevgisini de, güvercinlerle olan derin muhabbetini de. Hiç affetmeyecek sanırken alttan alttan bakan bakışlarıyla annesinin en sevdiği tokasını cebinde saklamayı bildi. Muhtemelen bölümler sonra omuz omuza Gültepe’ye direneceklerdi, belki de Gülümser’in bambaşka özgür bir hayat ihtimaline en büyük desteği Gülali verecekti.

Eşref geçmişini anlattı, ağırlığından dolayı kendinden hiç beklenmeyecek bir gençlik heyecanıyla. Suna’ya hiiiiç uzatmadan onu sevdiğini söyledi. Suna’nın evlenmemiş olduğunu, Meziyet’in deyişiyle metres hayatı yaşadığını duyunca suskunlaştı ama olur öyle marazlar. Devam etseydi kim bilir daha neler diyecekti.

Genç oyuncular

Gülali, Fevzi, Seyfi bir de yanına Murat... Daha önce dizilerden gördüğümüz kimimizin dikkatini az biraz çekmiş ama arka planda kaldıklarından çok da üzerine konuşmadığımız oyuncular. Gülten ve Nurten kardeşleri de tatlılıklarıyla yanlarına ekleyin. Bir dizinin tutması için Kıvanç-Kenan-Çağatay formülüne gerek olmadığını isimlerine açılan sosyal medya hesaplarında görün.

Başlıktaki soruya dönersek... Ege’nin rüzgarıyla yüzyıllardır salınan zeytin ağaçlarının boynunun büküldüğü, elma bahçesine giderken minübüsü devrilen tarım işçilerinin yaşayamadığı bu yerde Seyfi’nin isyanından, Basri’nin şiirinden başka kelimelere gerek yok zaten. Bugünden o günlere bakarken hatırlatma parantezlerine ihtiyacımız olmayacak kadar dibindeyiz o dönemin.

Gültepe neden devam etmeliydi? Olur da bir kapı aralardı. Severdik Gültepe’yi diye.

Haftanın gevreği ve çiğdemi yok bu hafta. Küsüz biz size.
 
 
YORUMLAR




BUNLAR DA VAR