Okuması izlemesinden daha heyecanlı!
logo logo logo logo logo
Bu sitede yer alan yazılardan yazarların kendisi sorumludur.
Referans vermeden kullanmayınız.
ÖZETLİYORUM
Adını sen koy
Sezon: 1 Bölüm: 4
Adını biz koyalım, haydi.
 
Bana Artık Hicran De… “Final bölümüyle karşımızdaydı” mı demeliyiz? Yoksa biz de kanal ve yapım gibi “Yeni bölümü ile karşımızdaydı”ya devam mı etmeliyiz? Daha adını koyamadığım bir bölümün yazısını yazıp yazmamayı epey düşündüm aslında. Gelecek bölümle ilgili tahminler mi yapayım? O fotoğrafları kimin çektiğini mi tartışayım? Patlamanın sonunda oradan nasıl kurtulmuş olabileceklerinin cevabını mı arayayım? Sinan mı, Murat mı diye tartışmanın manası ne? Ya da Hicran’ın babasıyla olan güzel ilişkisinin ne zaman bozulacağını mı merak edeyim? Gidişatını ve sonunu asla öğrenemeyeceğim bir hikâye için hangi cümleleri kullanmalıyım? Bilemedim. Her şey zamanı gelince biter, bir “veda”nın ardından ise söylenecek çok şey vardır. Ama Hicran’ınki bir veda değil ve kurulacak cümleler çok az. Her şey o kadar yarım ki, en fazla bu kadar yarım olabilirdi. Gelin kısacık, yarım da olsa, buruk da olsa bir veda edelim Hicran’a… Ne dersiniz? Bu da böyle olsun.
 
Hicran’ı hep böyle hatırlayacağız. Kollarını iki yana açmış, bir martı kadar özgür.
 
Kısacık bir zaman dilimi, çok kısa. Hicran’ın cebinde bilyelerle sokağın başından sonuna koşması kadar kısa. Biraz hüzün, bolca neşe ve aşk… Bana Artık Hicran De, kısacık ekran serüveninde bunları sundu işte bizlere. Minik minik detaylarda gizliydi tüm büyüsü, ancak o detayları görebilen anlıyordu Hicran’ı. Anlayan ise çok seviyordu. Merak ediyorduk. Ateşin renginden bile kendine bambaşka güzellikler çıkaran Hicran’ı merak ediyorduk. Eee, ben boş yere “Renklerin Kraliçesi” demedim O’na zaten. Geçmişini, geleceğini, aşklarını, yaşadıklarını, umutlarını, kayıplarını… O’nunla gülüp, O’nunla ağlamaya hazırdık. Olmadı. 
 
Bülbül ile gülün hikâyesi…
 
Bu bölüme dair aklıma en net yerleşen şey, “Bülbül ve gülün hikâyesi” idi. Hicran’ın içindeki Murat korkusunu ne güzel dillendiriyordu o hikâye, Hicran’ın içindeki aşk korkusunu. Hicran sonlarının bülbül ve gül gibi olmasından korkuyordu. Bülbül ötüyor, gül kokuyordu fakat ayrı dünyalarda… Hicran o an anladı aslında mücadelelerinin bülbül ve gülünki kadar zor ama bir o kadar da güzel olacağını. Ve en güzeli de Hicran’ın bu hikâye ile vitray deseninde tanışmasıydı. Bir aşkı, diğer aşkını anlatıyordu ona. Ne güzel değil mi? Eğer biz izleyebilseydik, Hicran’ın acı ile aşkın kardeş olduğunu anlamasına şahit olacaktık. Olmadı. 
 
O sanatı yaratan elleri, böyle güzel öpmek gerek.
 
Murat, belki de ilk defa özgürdü. İlk defa kendi istediği bir şeyin, bir tutkunun peşinden gidiyordu. Gülün kokusu, O’na her şeyi unutturmuştu. Mutluydu ve geri kalan hiçbir şey umurunda değildi. Bunca zaman kendisini “aşk” diye kandırdığı şeyin, aslında hiç var olmadığını yeni yeni görüyordu. Her şeyin gerçek olanı Hicran’daydı ve Murat da bunun peşinden koşuyordu. Hicran “İnsan bu kadar kısa zamanda nasıl sever?” derken Murat kendisinden emindi, “İnsan ne kadar sürede sever ki?” diyordu. Bu soru bile Murat’ın aşkı ilk defa tattığının göstergesiydi. Eğer biz izleyebilseydik, Murat ile Hicran’ın birbirlerinde bulacağı daha çok cevaba şahit olacaktık. Olmadı. 
 
Sinan’ın içindeki çocuğun da saklı kutusuna ulaşmışken…
 
Sinan, fevriydi ve kafasında belli kalıpları vardı. Kadınlara güvenmiyordu çünkü onlar tarafından derin bir yarası vardı, hala o yarayı taşıyordu sol yanında. Murat Hicran’da özgürlüğü görürken, Sinan aynı kadında kendisini görüyordu. Hicran, Sinan’a aynaydı. Her ne kadar farklı görünseler de, aynıydılar. Belki de Sinan’ın sol yanında sakladığı o yara ilk defa kabuk bağlamaya başlamıştı. Eğer biz izleyebilseydik, Sinan ve Hicran’în birbirlerine nasıl kapıldıklarına şahit olacaktık. Olmadı. 
 
Tabii ki bu anı ölümsüzleştirecektim.
 
Lale, bencildi. Murat’ı sevdiği için kendisiyle olmasını istediğini söylüyordu ama hikâyeydi tabii ki bunlar. Lale, sadece Murat’ı istediği için yanında tutmaya çalışıyordu. Aslında Lale de aşk denen şeyi yaşamamış bana kalırsa… Yanlış duygularda, yanlış adamlarda, yanlış isteklerde arıyordu aşkı. Eğer biz izleyebilseydik belki de Lale’nin gerçek aşkı bulmasına ve değişmesine şahit olacaktık. Olmadı. 
 
En çok sizi sevdim be!
 
Ve diğer güzel karakterler… Gözlerindeki buğuya hayran olduğumuz Nazif, Hicran’la birlikte bizim de dostumuz olan Dilber, hayran kaldığımız Sait Usta… Hepsinin ayrı yeri var, hepsini ayrı sevdik. 
 
Tüm ekibin eline ve yüreğine sağlık! Volkan Kocatürk’ün kurduğu dünya, Coşkun ve Gülizar Irmak’ın hikâyesi… En kısa zamanda bir sinema filmiyle görmeyi dilediğim Aslı Enver, Bana Artık Hicran De ile ısındığım Buğra Gülsoy, Suskunlar ile hayatıma giren ve yolumuza Bana Artık Hicran De ile devam ettiğimiz Alican Yücesoy, hayranı olduğum Nadir Sarıbacak, güzel olduğu kadar yetenekli de olan Şebnem Hassanisoughi, Tamer Levent, Turgay Kantürk, Nur Sürer, Zeyno Eracar, İncinur Başdemir ve henüz hikâyesini izlemeye dahi fırsat bulamadığımız Özlem’i canlandıran yetenekli mi yetenekli Ceren Balıkçı. Adını sayamadığım diğer herkesin eline gönlüne sağlık. İyi ki tanıştık bu hikaye ile, keşke devamını izleyebilseydik. Olmadı.
 
Güle güle Hicran…
 
Böyle işte, kısa bir veda. Hem üç hafta boyunca yazılarımı okuyan okurlara, hem de bu güzel ekibe. Yolları açık, şansları bol olsun! 

 

 

 

 
YORUMLAR




BUNLAR DA VAR